Aşkın Dile İhtiyacı Yoktur..

İşte yine bir muhteşem Bollywood filmi daha. Tarzıyla Fransız filmlerini aratmıyor aslında. Diyoruz ya hep sevdiğimiz kişiyle iletişimimiz olsun iyi anlaşalım diye. Bu film bize anlaşmanın kelimelerle olmadığını gayet iyi gösteriyor. Anlaşmak kalple oluyor birbirini hissetmekle. Filmimizin baş karakteri Barfi işitme ve konuşma engelli bir genç.Ama bir o kadar hayat dolu sevgi dolu. Bir gün Shuriti adında bir kız taşınır kasabaya ve Barfi’nin hayatı değişmeye başlar. Ama Shuriti’nin ailesi onun normal bir evlilik yapmasını istemektedir. Shuriti ailesine uygun bir gençle evlendirilir ve kasabadan taşınır. Barfi umtsuzlukla boğuşurken bir yandan da babasının hastalığı ortaya çıkar. Bababsını ameliyat ettirmek için türlü belalara bulaşır ama hiç biri Jhilmill kadar Barfi’yi Etkilememiştir. Jhilmill otizm hastası bir genç kızdır. Bağlanma problemi vardır ve dedesinden kendine yüklü bir miras kalmıştır. Barfi Jhilmill’in çocukluk arkadaşıdır ve onu fidye için kaçırır. İşler sarpa sarar parayı almasına rağmen Jhilmill’den kurtulamaz çünkü Jhillmill ona bağlanmıştır. Barfi de gitgide Jhilmill ‘in varlığına alışmıştır ta ki yolları Shruiti ile tekrar kesişene kadar…  Filmimizin en güzel tarafı konuşmaların fazla olmamasına rağmen duyguların müzikle anlatılması olmuş. Kullanılan müzikler gerçekten harika. Tek beğenmediğim kısım ise karakterlerin yaşlandırılmış halleri hiç gerçekçi değildi. Ama yine de izlenmeye değer bir film.

YIN

   

Secret garden

Evet Güney Kore dizilerinden bir diğeri ise

Secret Garden. 2010 yapımı. Fantastik komedi ve dram türünde 😀 Aslında fantastik diziler pek ilgimi çekmiyordu  ama izleyecek başka dizi bulamayınca izledim ve çok çok  beğendim. İlk önce karakterleri tanıtacağım.

Kim Joo Won (Hyun Bin) : O bir cemiyet lideri 😀 O bir moda ikonu 😀 hahaha :DKendisi çok bencil ve bir o kadar da havalı. Eşofmanları onun için çok önemli. Her seferinde eşofmanlarıyla hava atmayı da unutmuyor. Filmin unutulamaz repliklerinden biri. En çok sevdiğimiz de mavi pullu olan tabi ki 😀 Bir diğeri ise sevdiği kızı düşünmemek için söylediği tekerlemeler. 😀 Kadın başrol oyuncumuz olan bir dublöre aşık oluyor. Zengin olduğu için kendisine yakıştırmıyor başta ama onu düşünmekten de kendini alamıyor. Sonunda her şeyi oluruna bırakıyor. Bazı repliklerini hatırlayalım :

-En iyisi bu mu? (Çalışanların getirdiği önerilere verdiği tepki)

-Beni 5 dk bile düşünmüyorsun.

-Bu eşofmanın pulları İtalya’nın bir köyünde tek tek işlendi 🙂

Gil Ra Im (Ha Ji Won): Sert ve prensipleri olan dublörümüz. İtfaiyeci olan babasını küçük yaşta kaybedince kendi hayatını kendi kazanıyor. Gururlu ve çalışkan. Gittikçe de aşık oluyor 😀 Mesaj sesini unutmamak gerekiyor 😀 İlk defa kısa saçlı bir oyuncuyu bu kadar beğendim. Aynı zamanda kıyafetleri bir çok dizi de gördüğümüz o kokoş kıyafetlerden değil ama kendisine çok yakışıyor. Gayet spor ve rahat 😀 Şimdide Ra Im2in repliklerini hatırlayalım 😀

-5.kaburgan 6.olsun mu ? (Bayılıyorum bu repliğe)

Oska (Yoon Sang Hyun) : Kim Jo Won’nun kuzeni ve çok çapkın.Aynı zamanda ünlü şarkıcı.  Gil Ra Im ‘ in en çok sevdiği şarkıcı ve bu da Kim Jo Won’u daha da deli ediyor. 😀 Bu adamın saçlarına bayılıyorum 😀

Yoon Seul (Kim Sarang): Dizinin prensesi denilebilir. Her zaman çok şık ve sade. Oska’ nın kalbi kırık sevdiği.Dizi boyunca giydiği kıyafetler harika 😀

Bu da dizideki  diğer yakışıklımız Yönetmen,miz. Gıl Ra Im2e umutsuzca aşık ve onu bir abi korumak zorunda kalıyor. Joo Won’un onu kıskandığı sahneler harika 😀

Dizi de geçen fantastik kısım ise mistik bir içkiden sonra Gıl Ra Im ve Joo won’un ruhlarının değişmesi. Bir nevi birbirlerini anlama ve empati kurma adına konulmuş olabilir senaryoya ama ayrı bir komedi kattığı kesin.  Ve ilk olarak bir kore dizisinde çok çok sonrayı ve mutlu aile tablosunu gördük çocuklarla birlikte. Bu da bir diğer güzel yanıydı.

Biraz da setlerden ve mekanlardan bahsetmek istiyorum. Kesinlikle Osca’nın ve Joo Won’nun eclerinin bulunduğu bahçe harike. Özellikle Kim Joo Won’un evine bayıldım. Özellikle de kitaplığına.

Bunlar da fakir kızımız Gıl Ra Im’in evi 😀

Bu da meşhur eşofmanlar 😀

Veeee şimdi de dizimizden bazı sahneler :

P.S: İki bölümlük özel ödüllerin verildiği bir video var. Diziden sonra izlemenizi tavsiye ederim 😀

Revolution

Bu aralar yabancı dizilerle kafayı bozmuş durumdayım 😀 Zaten insan kendini bir kaptırınca gidiyor.Bu aralar takipçisi olduğum dizilerden bir tanesi de Revolution. Henüz 1.sezonda. Yani başlamak için pek geç sayılmaz. Bilim kurgu ve aksiyon sevenler için bire bir. Dizimiz dünyada ki bütün elektriğin kesilmesiyle başlıyor. Elektriksiz bir hayat düşünebiliyor musunuz? Fabrikalar çalışmıyor, arabalar gitmiyor ve iletişim yok.

İnsanlar aç kalıp birbirini öldürmeye başlıyor. Ama bunu kendi lehine çeviren insanlar da var: Milisler. Milisler zorla insan kaçırıp askeri eğitime alıyorlar ve güçsüz insanları öldürüyorlar. Ülkedeki bütün silahları topluyorlar. Amaçları ise dünya üzerinde hakimiyet kurmak ve bunun en etkili yolu hiç kimsenin sahip olmadığı elektriğe sahip olmaları. Dizinin başlarında elektriğin neden gittiğini bilmiyorsunuz ama her şey dizi ilerledikçe çözülüyor. Elektriği saniyelik getirebilen kolyeler ise elektriğin kesilmesine sebep olan bilim adamlarının elinde. Milisler ise bu kolyelerin peşinde. Kolyelerin yerini bulmak ise hiç de kolay değil. Ama bir insanı konuşturmak için türlü işkenceler yapabilirsiniz ve bu insan her şeye dayanabilir? Ya gözünüzün önünde sevdiğiniz birine çocuğunuza işkence yapılırsa?İşte o zaman susmak hiç de kolay değil. İşte bilim adamımızın karısı buna dayanamayıp konuşuyor çünkü Milisler oğlunu ele geçiriyor. Kızı ise bir zamanlar Milis güçlerin lideri olan amcasıyla birlikte kardeşini kurtarma peşinde..

Dizinin konusu ilginç ve kurgu güzel. Ama bazı aksaklıklar var mesela.Kesinti üzerinden 15 yıl geçiyor ama kıyafetler fabrikadan çıkmış gibi saçlar yapılı 😀 Ama genel olarak heyecan verici ve sürükleyici. Lost da olduğu gibi aralarda eski hayatlardan kesitler var.İnsan bir an o dünyayı hayal etmekten kendini alamıyor….

Bu da her zaman ağlamaklı olan ana karakterimiz : Charlie 😀

Henüz gizemini koruyan Charlie’ye hayran yakışıklı Nate 😀

Bu da amca Miles..

Yakışıklı amcamızın haşin sevdiği Nora 😀

*YIN*

Pi’nin Yaşamı

Pİ’NİN YAŞAMI

Fragmanın en üstünde yazan ‘Believe the unbelievable’ yazısı bana bir filmin fragmanının ne kadar önemli olduğunu bir kez daha hissettirdi. Arkadaşımla vizonda hangi filmler olduğunu bilmeden

gittiğimiz sinemada bu filme gitmeye böyle karar verdik çünkü. İyi ki de gitmişiz diyorum. Pi’nin yaşamı Yann Martel’in kitabından uyarlanarak Taylandlı yönetmen  Ang Lee tarafından çekildi ve bu muhteşem film 4 Oscar’ı haketti bence.Masalsı anlatımıyla özellikle çocuklarınızla gidip heyecanla izleyeceğiniz  bir film.

Filmimiz Hintli Pi’nin doğumundan başlayıp  gemi kazası sonrasında yaşadıklarına odaklanarak devam ediyor. Kanadalı yazara anlattığı hayat hikayesi aslında Pi’nin içsel savaşını da gözler önüne seriyor.Tanrıyı ve inancı sorguluyor nefis terbiyesi yapıyor.  Bunun yanında bir çok kültürden ve dinden de esintiler var.

Kahramanımız Pi hem geleneksel Hint inancına hem Hristiyanlığa hem de Müslümanlığa ilgi duyuyor. Ta ki bir gemi kazasında ailesini ve her şeyini kaybedene kadar. Asıl hikayemiz burada başlıyor. Küçük bir sandalda vahşi Bengal kaplanı Richard Parkerla hayata tutunmaya çalışan Pi’yi izlemeye başlıyoruz. Aslında filmde,  eğitilemez ama ehlileştirilebilir diye tanımlanan Bengal kaplanı nefsimizi simgeliyor. İnsan var olmak için nefsine ihtiyaç duyar. Tıpkı Pi’nin hayata tutunmak için kaplanı beslemeyi amaç edinmesi gibi. Ama aynı zamanda huzura kavuşmak için içimizdeki bu kaplanı ehlileştirmek gerekiyor. Pi nefsiyle başbaşa kaldığında sorguluyor Tanrı inancını ve bu kaplanı ehlileştirdiğinde, tam bir teslimiyet gösterdiğinde ulaşıyor o nimetlere: Göz kamaştıran adaya… Gündüz tatlı suları besleyici bitkileri olan ama  gece asidik sularıyla üzerindeki canlıları yutan bu ada ise dünyayı ve onun aldatıcı nimetlerini simgeliyor. Pi ise ancak bu adadan gitmeye karar verdiğinde gerçek yaşamı bulabiliyor. Ve Bengal kaplanının onu ardına bakmadan terkedişi onun aslında varolan nefsinden kurtulduğunu ve asıl huzura orada kavuştuğunu gösteriyor. Dünyevi hırslarından ve nefsinden kurtuluyor. Böylesine metaformik anlamlarla bezenmiş olan filmimiz görsel efektleriyle de gözümüzü kamaştırıyor. İlk olarak bir hayvanat bahçesinin egzotik hayvanlarıyla ve içimize huzur veren müzikle başlıyoruz filme ve gittikçe Hint kültüründen örnekler görüyoruz.Renkli kıyafetler, mumlu ayinler ve hint dansından kesitler.. Ve gemi kazasından sonra kameramız muhteşem doğaya dönüyor. Masmavi deniz, renk renk olan gökyüzü ve kaplanımız… En güzel sahnelerden bir tanesi ise etkileyici balinanın fosforlu denizden ihtişamla çıkışı.. 

Biz ise filmden çıktığımızda yorum üzerine yorum yaparak bu fikirlere ulaştık. Peki siz ne düşündünüz?

*YIN*

Kelebeğin rüyası

KELEBEĞİN RÜYASI

MÜTHİŞ BİR FİLM!
“Aşk,en güzel bahanesidir şiirin”diyor Yılmaz Erdoğan…Sıradışı ifade tarzını beğenmişimdir her zaman.Bu filmde de yine farkını ortaya koyarak,Türkiye adına son derece kaliteli bir film çekmiş.Farklı tarzdaki ışığı ve görüntüleriyle de diğer Türk filmleri arasında bence çok farklı.Filmin en beğendiğim özelliklerinden birisi ise ; can alıcı sahnelere kattığı farklılık….

Malumunuz,bizde genelde ne kadar duygusallığı yükseltirseniz,ne kadar insanların hassas oldukları sahneleri çekerseniz o kadar etkili olur gözüyle bakılır.Ama bu filmde en acı sahneleri bile o kadar kısa bir bakışla geçmişler ki,”buradaki hissiyatınızı siz doldurun” dercesine,”siz içinizdekileri yaşayın” dercesine.Bence çok etkileyici ve kendinden emin bir duruş…
O dönemlerin, hatta günümüzün bile devam eden sıkıntılarını da yorumlamış film…Aşkın,yokluğun farklı tonlarını gösterirken şiirlerle süslemiş…Kitap ve şiir sevenlerin çok seveceğini düşünüyorum….

YANG

Arrow

2012 yapımı ve yeni giren dizilerin en çok tutulanlarından biri.Biraz kahraman hikayesi gibi gidiyor. Zaten ana karakter Green Arrow diye bilinen bir çizgi karakterden esinlenerek oluşturulmuş. Bol aksiyon ve gizem dolu. Milyarder olan Oliver Queen bir deniz kazası geçirir ve bir adaya düşer. Bu adada 5 yıl boyunca yaşam mücadelesi verir kurtarılmayı beklerken. Kurtulmak zorundadır çünkü babasına söz vermiştir. Kutarıldığında ise herkes onu eski Oliver olmadığını farkeder. Biz ise Oliver’in başına bu adada neler geldiğini bilmiyoruz. Dizi Oliver’in kurtulmasıyla başlıyor. Tabi ara ara eski hayatından ve adada yaşadıklarından kesitler geliyor önümüze. Bu da diziye daha bir heyecan katıyor. Şimdi karakterleri daha yakından tanıyalım.

OLIVER QUEEN

  

Oliver kazadan önce bencil ve çapkın bir milyarder.Kız arkadaşının kardeşiyle yatında olduğu gece kaza geçirler ve bu kazadan babası ve kendi kurtulur. Babası ise ona kendinin yaptığı yanlışları düzeltmesi için yaşaması gerektiğini söyler ve intihar eder. Geriye babasından sadece bir defter kalır. Kazadan sonra adada başına her ne geldiyse onu çok değiştirir.Artık usta şekilde ok kullanabilmektedir. Babasının ona verdiği defterde yer alan isimlerden intikam alma peşindedir ve bunu da gayet iyi becerir. 

LAUREL LANCE

Oliver’ın kazadan önceki sevgilisi. Hırslı ve tuttuğunu koparan bir avukat. Oliver tarafından canı çok yanmış bir sevgili.

DEDEKTİF QUENTIN LANCE

Laurel’in babası. Ölen kızından dolayı Oliver’a karşı kin beslemekte. Şehir avcısının Oliver olduğundan şüphelenmektedir.

JOHN DIGGLE

İlk başlarda Oliver’in koruması olan John daha sonra Oliver’ın sırrını paylaştığı en yakın arkadaşı olacaktır.

Bakalım Oliver söylediği yalanlarla ve içsavaşlarıyla bu oyunu daha ne kadar sürdürebilecektir..

YIN

A Gentleman’s dignity

Küçükken aile arasında konuşulan bir konu hemen dikkatimizi çekerdi : Koreli aile dostumuz. Ama daha sonraları bu dedenin Koreli olmadığını ve ona Kore savaşında görev yaptığı için Koreli dendiğini öğrendim. Yine de bu benim ona olan ilgimi azaltmadı. Kore ülkesini ve aramızdaki dostluğu ilk böyle

duymuş olmalıyım.Üniversitedeki  Kore delisi bir arkadaşımın beni kendisiyle bir Kore dizisi izlemeye zorlamasıyla başladı her şey tam olarak. İlk zamanlar Kore hakkında pek bir fikrim yoktu ama dizileri izledikçe daha da sempati kazanmaya başladım. İlk olarak dizideki bütün oyuncuların aynı olduğunu sanıyorsunuz 🙂 Dillerindeki tonlamalar kulağınızı gıdıklıyor ama gittikçe esprilerine alışıp kendinizi kaptırıyorsunuz. 🙂 Size tavsiyem dram olanlarını değil komedi olanlarını tercih etmeniz. Tabi ağlamak istiyorsanız yine önerilebilecek bir sürü dram dizileri ve filmleri var. Kore dizilerini bir çok açıdan beğeniyorum. İlk olarak kültürümüze yakın olduğunu düşünüyorum.Açık seçik sahnelerden uzak. Kurgu olarak olamayacak tesadüflere yer veriliyor ve hep iyiler kazanıyor 😀 Ama dizi müzikleri hiç de küçümsenecek tarzda değil. Sahnelere öyle yerleştirilmiş müzikler var ki süper. Kostüm olaraksa bence birinci sırada. Bizim Türk erkeklerinin daracık pantolon giydiklerini düşünemiyorum 😀 Ama onlara yakışıyor nedense. Erkeklerin saçları genelde uzun düz. Kızların kostümleri ise harika. Kısacası boş vaktinizi eğlenerek geçirmek istiyorsanız tavsiye edilir. Ama ben Hollywood tarzı dizi izlemek istiyorum ona da önerilerimiz gelecek. Bu yazı Uzak doğu severler için hazırlandı.Aşağıda size yıllara göre izlediğim dizilerden bahsedeceğim.Tabi favorilerimden ilk olarak 😀

A  GENTLEMAN’S DIGNITY

Koyduğum ilk resimden de anlaşılacağı gibi dizimizin 4 ana karakteri var. Sırasıyla:

Lee Jung-rok : Evli ve çapkın bir erkek. Karısını seviyor özellikle de parası için 😀

Kim Do-jin : Kendine güvenen sivri dilli bir mimar. Lise ahlak öğretmeni olan Seo Yi-soo ile bir kaç kez karşılaşır ve tanışmaya fırsat bulamaz. Aslında Seo Yi-soo aynı zamanda beysbol hakemliği yapmaktadır.

Im Tae-san : Kim Do-jin ile ortak mimar ve beysbol onun tutkusu.  Seo Yi-soo ile beysboldan tanışıyorlar. Seo Yi-soo nun ev arkadaşı Hong Se-ra ile birlikte.

Choi Yoon : Dizimizin en duygusal kahramanı. Eşini kaybettikten sonra yakınlık kurma problemi var. Ama onun buzlarını Im Tae-san’ın duygusal küçük kız kardeşi çözecektir.

Bu 40’lık 4 delikanlı birbirlerine o kadar bağlılar ki sürekli birbirlerinin arkasını gözetiyorlar. siz de bu komik diyaloglarda gülmekten kırılıyorsunuz. Sahneler çok harika ve tabi ev dizaynları da.Özellikle Kim Do-jin ‘in kitaplığına bayıldım. 😀

Dizi de kullanılan kostümler de o kadar göz alıcı ve hoş ki. Aynı zamanda kullanılan müziklerde. Bir kaç tane örnek vermek istiyorum.

( bu en çok sevdiğim müziklerden biri)

İşte size aslında Kore’de çok rastlanmayacak bir çift. İkisi de gayet uzun bacaklı ve zayıf 😀

İlk karşılaşma 😀

Bir sonraki dizi için bizi takip edin

*YIN*

%d bloggers like this: